Altınoluk Dergisi, 2025 Ekim, Sayı: 476
Bütün peygamberler, ilahî mesajları insanlara tebliğ için gönderilmiştir. Tebliğin insanlara ulaşmasında en önemli amel ise insanla kurulabilecek güzel ilişkilerdir ki bu peygamberlerin ülfet özelliğidir. Ülfet insanlarla hoş geçinme, onların içinde bir insan olarak yaşamak, herkes tarafından da kolay ulaşılabilmek, kendisine yaklaşılabilmek özelliğidir.
Hayatının bütün alanlarında en güzel bir örnek olarak yaşayan Nebiler Sultanı Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’de görülen örnek özelliklerden biri de şüphesiz O’nun ülfet özelliğiydi. Bu özelliğin hayata yansıyan değişik misalleri ümmeti için de uyulması gereken nebevî sünnetlerdir.
Cenab-ı Hak, Habib-i Edîbi’ne beşerî ilişkilerinde merhametle, yumuşaklıkla, afla, istişare ile davranmasını, mü’minlere her hususta kol kanat germesini, onların her sınıfı ile beraber olmasını emreder. Rasûl-i Kerim’i de mü’minler için; hayır ve güzel olanın ülfet, geçimlik, yumuşaklık olduğunu beyan eder.
Câbir ibni Abdullah’ın rivayet ettiği hadis-i şerifte Seyyidü’l Mürselin Efendimiz buyuruyor ki:
“Mü’min ülfet eden, kendisiyle de kolay ülfet edilendir. Kendisiyle ülfet edilmeyen, kendisi de insanlarla ülfet etmeyende hayır yoktur. İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydalı olandır.” (Taberani)
Efendimizin risaleti toplumun her kesiminde, her meşrep ve meslekte, her yaşta insana yönelik olduğu için, O -sallallahu aleyhi ve sellem- bütün ilişki ve ilgilerini bu çeşitlilik içinde en güzel şekilde ifa etmiştir.
Bir çocuk, yaşlı bir kadın, zihnen özürlü bir hanım, bir kabile reisi, her biri Nebiler Sultanı Efendimizin farklı, yakın ve özel bir ilgisine mahzar olmuşlardır. Böylece bir peygamber gönlünde değerli olduklarını görmüşler ve nebevî güzellik onların İslam güzelliğini yakinen görmelerine vesile olmuştur.
Hz. Hüseyin radIyallahu anh şöyle diyor: Babam (Hz. Ali radıyallahu anh)’a Efendimizin meclisini sordum. O şöyle dedi:
“Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem her mecliste zikirle oturur ve zikirle kalkardı. Bir topluluğa vardığında meclisin bittiği yere otururdu ve bunu da emrederdi. Her bir sohbet arkadaşına, meclisinde bulunan herkese nasibini verirdi. Öyle ki yanında bulunan, oturan hiçbir kimse onun nezdinde kendisinden daha değerli biri olduğunu sanmazdı.” (Tirmizî, Eşşemâilü’l Muhammediye)
O’nun besleyici, müşfik ilgisi öncelikle çocuklardan başlardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selleme hizmet eden Yahudi bir çocuk vardı. Bir gün hastalandı. Efendimiz onu ziyarete gitti. Başucuna oturdu ve:
“- Müslüman ol!” buyurdu. Çocuk yanında duran babasına baktı. Babası da yıllardır güzellik ve iyilikten başka bir şey görmediği Allah Rasûlü’nü kastederek:
“- Oğlum Ebu’l Kasım’a itaat et!” dedi. Bunun üzerine çocuk Müslüman oldu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hastanın yanından çıkarken:
“- Onu ateşten kurtaran Allah’a hamdolsun!” diyerek duyduğu nihayetsiz sevinci izhar ediyordu.
***
Akli dengesi yerinde olmayan bir kadın da yine aynı müşfik ve merhametli ilgiye mazhar olabiliyordu. Ümmü Zafer isminde böyle bir kadın, bir gün Efendimiz’e gelerek:
“- Ya Rasûlallah seninle görülecek bir işim var.” dedi. Sevgili Efendimiz ona:
“- Pekâlâ, nerede görüşmemizi istiyorsan görüşüp derdini halledelim.” buyurdu. Sonra da yolun kenarına çekilip meselesini halledene kadar görüştüler. (Müslim, Fedail)
***
Ashabının hastaları, ilimle meşgul olanları hep onun yakın ilgisiyle, dünya hayatının en güzel mutluluklarını yaşadılar. Cahiliye döneminde cömertlikte misal olmuş, Hatim et-Tâi’nin oğlu Adiyy İbni Hatim’in İslam’la buluşmasında müşahede ettiği nebevî güzellikler de O’nun ümmeti mü’minler için şüphesiz bir hayat tarzı olmalıdır. Adiyy bin Hatim diyor ki:
Resulullah hakkında bana anlatılanlardan sonra bir karar verdim ve:
“- Vallâhi ben bu zâta gideceğim. O bir yalancı ise (yalancılığı) bana zarar vermez. Eğer doğru ise söylediklerini dinler, kendisine tâbî olurum!” dedim ve Medîne’ye gittim.
Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm’ın yanında akrabâ, kadın ve çocuklarının bulunduğunu gördüğüm zaman anladım ki, O’nda ne Kisrâ’nın ne de Kayser’in saltanatı vardır.
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elimden tuttu, beni evine götürdü. Giderken, düşkün ve yaşlı bir kadın O’nu yolda durdurdu ve ihtiyâcını arz etti. O da uzun bir süre ayakta durup kadıncağızın derdini dinledi ve meselesini halletti. Eve vardığımızda hurma lifinden doldurulmuş bir minder alıp bana ikram etti:
“–Bunun üzerine otur!” buyurdu. Ben:
“–Hayır! Onun üzerine Sen otur!” dedim. Rasûlullah bana:
“–Hayır, sen oturacaksın!” buyurdu.
Minderin üzerine oturdum, Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem ise kuru yere oturdu. İçimden; “Vallâhi bu, hükümdar işi değildir!” dedim.
Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem:
“–Adiyy! Müslüman ol, selâmet bulursun.” deyince:
“–Benim dînim var.” dedim.
“–Senin dinini senden iyi biliyorum!” buyurdu ve devam etti:
“–Evet! Sen Rekûsî değil misin? Kavminin elde ettiği ganimetlerin dörtte birini yemiyor musun?” diye sordu.
“–Evet öyle.” dedim.
“–Aslında bu, dînine göre sana helâl değildir!” dedi ve daha fazla bir şey söylemedi. Rasûlullah bunu söyleyince çok mahcup oldum! Kendisine:
“–Evet! Öyledir vallâhi!” dedim.
O zaman anladım ki o Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem beni utandıran sözü bir daha tekrarlamadı.
Müslüman olduğumda Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem çok sevindi, yüzünde büyük bir sürur müşâhede ettim. Ensâr’dan birinin evinde misâfir olarak kalmamı istedi. Sabah-akşam onun evine gidip gelmeye başladım. Hiçbir namaz vakti girmezdi ki, Rasûlullah’ı özlemiş olmayayım!” (Buhârî, Menâkıb, 25)
İnsanı insana yaklaştıran, onu büyüten, geliştiren şüphesiz Rabbimizin razı olduğu ölçüler için de yakın ilgilerdir. İhtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılamak, problemlerini çözmek, hastaları ziyaret etmek, kalbi kırıklarla hemcelis olmak, dertlilere çare olabilmek bizzat Cenab-ı Hak ile beraber olabilmektir.
