Haramın Cezası Helalin Hesabı Vardır

Altınoluk dergisi, 2021– Şubat, Sayı: 420

Cenâb-ı Hakk’ın murad ettiği, kendisinin râzı olacağı hayat modeli Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin mübârek ve örnek hayatında şekillenmiştir. Sevgili Efendimiz bir taraftan mükellef olduğu ilâhî buyrukları tebliğ vazifesini emredildiği şekilde îfâ ederken, bir kul olarak da en mükemmel davranış örnekleri sergilemiştir. Cenâb-ı Hak Sevgili Habibini “Ümmetine düşkün, onların sıkıntıya uğraması kendisine çok ağır gelen, raûf ve Rahîm, yaşadığı toplumun içinden bir elçi” (Tevbe sûresi, 128) olarak tanıtmaktadır. Bu ilâhî tavsîfîn canlı bir misali olarak Habîbullah Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- içinde yaşadığı toplumun hayat şartlarını ve imkânlarını daima yakından takip etmiş, sade bir hayat sürmüş ve hiç bir zaman sevgili ashabının sahip olmadığı imkânları kendi adına elde etme ve onlardan daha farklı yaşamak gibi bir temayül içinde olmamıştır.

Cenâb-ı Hak rızkı bolca açan/el-Bâsıt, ve bazen de nimetlerini daraltan/el-Kâbıd, tecellileri ile; kullarına kimi zaman büyük imkânlar ve bolluklar lütfederken, kimi zaman da darlık, sıkıntı, mal ve can imtihanları ile kullarını denemektedir. Her iki hal için de en mükemmel davranış örnekleri Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hayâtında bulunmaktadır.

Yokluk ve varlık imtihanlarının hangisinin daha zor olduğu zaman zaman insanların gündemine gelir. Sıkıntı ve darlıklarda hâle râzı olmak ve sabır esas olmakla birlikte, bu durum bir yönüyle zaten irâde dışıdır. Çeşitli imkânların insanın önüne bolca serildiği demlerde ise nefsin isteklerini dizginleyebilmek, hırs ve tama’ arzularına sınırlar koyabilmek, ma’nevî bir terbiye ve güçlü bir iradeye bağlıdır.

Allah Teâlâ’nın; kulları için lütfettiği her türlü nimet ve imkânın mübah olanları istifademize sunulmuş, israfa düşmemek, diğergam olmak ve infak emirleri ile de bir denge sağlanmıştır. Özellikle selef-i salihin olarak ifade edilen İslam büyüklerinin “Haramın günahı ve cezası, helalin ise hesabı vardır.” anlayışı bütün mü’minlerin bir hayat ölçüsü olmalıdır.

Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin 23 yılı Hak Elçiliği olarak geçen 63 yıllık hayatı incelendiğinde O’nun esas olarak sâdeliği, zühdü, kanaati tercih ettiğini, ele geçeni ümmeti ile paylaşarak, onlardan farklı bir hayat tarzı içinde olmadan yaşayıp onların mutluluğu ile bahtiyar olduğunu görürüz. Gerek hadis ana kaynaklarını gerekse Efendimizle ilgili günümüze kadar yazılmış pek çok sayıdaki Siyer-i Nebî eserleri, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in kendi adına nasıl bir sâde yaşayışı tercih ettiği, ümmeti için ise nasıl bir infak ve merhamet pınarı olduğuna dair sayısız misallerle doludur.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizle ilgili mühim ve eskimeyen bir kaynak olan Kadî Iyaz (d: 1083-v. 1149, Fas)’ın “Şifaî Şerîf”indeki şu tespitler bu konudaki Nebevî bakış açısını en açık şekilde ortaya koymaktadır;

Peygamber Efendimiz’in mal konusundaki davranış ve ahlâkına bir bakalım. Allah Teâlâ yeryüzünün hazînelerini O’na bağışlamış, ülkelerin fethini O’na nasib etmişti. Daha sağlığında Hicaz, Yemen, Suriye ve Irak topraklarının bir kısmı fethedilmişti. Bu fetihlerde elde edilen ganimetlerin beşte biri, zengin Müslümanlardan toplanan zekât paraları o kadar çoktu ki, hiç bir hükümdar bu kadar parayı toplayamazdı. Ayrıca yabancı krallar Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’e çeşitli hediyeler de gönderiyorlardı. Fakat O sallallahu aleyhi ve sellem bütün bunlardan hiçbir şeyi hatta tek bir dirhemini bile kendisi ve ailesi için almaz, onları harcanması gereken yerlere harcar, başkalarını zengin eder ve Müslümanları her bakımdan güçlendirirdi.

Bir defasında kendilerine pek çok altın gelmiş, yanında sadece altı dinar bırakıp, hepsini ihtiyaç sahiplerine vermişti. O altı dinarı da bir hanımına emanet ettikten sonra istirahate çekildi. Fakat kendisini bir türlü uyku tutmadı. Yatağından kalktı, o parayı da dağıttıktan sonra, “işte şimdi rahatladım” buyurdu.

Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- yiyecek giyecek ve evin ihtiyaçlarından mutlaka gerekli olanla yetinir, daha fazlasını istemezdi. Bulduğu elbiseyi giyer, çoğu zaman sarınıp örtündüğü bir kumaş (şemle), kaba dokunmuş bir elbise, çizgili kalın bir giysi ile yetinirdi. Çünkü pahalı elbiseler giyip süslenmek, özellikle de onlarla övünmek insan değerini ve şerefini gösteren bir şey değildir. Elbisenin iyisi, temiz olanı çok pahalı ve çok da ucuz olmayanıdır.

Pahalı elbiseler giyip onlarla övünmek genelde kötü sayılmış, insanlar da aynı şekilde, giyim kuşamla böbürlenmeyi, malın mülkün çokluğu ile övünmeyi hoş karşılamamışlardır. Evinin güzelliği, ev eşyasının, hizmetçilerinin ve binitlerinin çokluğu ile övünmek de hoş olmayan bir şeydir.” (Şifa-i Şerîf, I/214-216)

Anamız babamız sana feda olsun” muhabbet ve anlayışı ile her hususta Peygamber izini takip eden Asr-ı Saâdet nesli Ashab-ı Kiram Efendilerimiz de, O’ndan gördüklerini yaşamaya, yollarını dünya ve âhirette ondan ayırmamaya çalışmışlardır. Hilâfet görevinden dolayı kendi işlerini bırakmak zorunda kalması sebebi ile kısmî bir geçim darlığına düşmesi üzerine kızı Hz. Hafsa tarafından yapılan maaş artırımı ricasına Hz. Ömer (r.a.) Hz. Peygamber’in nasıl bir sade hayat sürdüğünü anlattıktan sonra şu mukabelede bulunmuştu:

– Kızım benim örneğim Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir’dir. Biz üçümüz aynı yolda giden üç arkadaş gibiyiz. Bunlardan birincisi -Hz. Peygamber- yanına bir azık almış ve yerine ulaşmıştır. İkincisi de birincinin yolunu tutmuş ve O’na ulaşmıştır. Üçüncüye -bana- gelince… Bu, eğer o ikinin yolundan giderse onlara ulaşacak, başka bir yola saparsa ebediyen onlara ulaşamayacaktır. (Fezail-i Â’mal, 54)

Şimdi onlar gibi yaşamak çok güç, içimizde ve dışımızda nice engeller var. Ancak mutlak manada onlara uyma arzu ve isteği içimizde hiç kaybolmamalıdır. Onları böyle tanımak, dünya zevk ve hırslarının zirve yaptığı günümüzde içimizde gemleyemediğimiz hırs, tama’, israf ve gösteriş duygularımızı azaltacak, içimizde doğru ölçülerin ve itidalin oluşmasını sağlayacaktır.