MANEVÎ HAYATIMIZI YENİDEN İNŞA MEVSİMİ

Altınoluk dergisi, 1989 – Subat, Sayı: 036, Sayfa: 006

Cenab-ı Hak insanoğlunu kendi kudreti ile yaratmış ve onu diğer yarattıklarının bir çoğundan da üstün kılmıştır. Bu üstünlük ve seçkinlik vasfı ile insan, yeryüzünde Hakk’ın halifesi olup, önce kendi hayatını yaratıcısının istediği şekilde tanzim etmek ondan sonra da emrine ve faydasına sunulan bütün eşyada aynı ilahî nizamı kurmak ve yaşatmakla sorumludur. Bu büyük sorumluluk ömür dediğimiz mahdut bir zaman içinde yerine getirilecektir. Zaman sınırlı, alınıp verilen nefesler sayılı olmakla birlikte yüce Yaratıcımızın bir başka lütfü olarak zaman zincirinin bir çok halkasına ayrı bir kıymet ve ayrı bir bereket verilmiş. Bu bereket kaybedilen zamanları yeniden kazanabilmek veya bize az gelen zamanı bire, ona ve sonsuz rakamlara katlayabilmek için sunulan ilahî bir ikram. Nasıl ki mekanların bir kısmının ayrı bir seçilmişliği var, sıra ile Mekke hareminde kılınan namaz başka her yerdekinden üstün. Medine hareminde kılınan namaz Mekke haremi dışındaki mekanlarda kılınan namazdan üstün, Vakfe ancak Arafat’ta mümkün olabilmekte, ömür içinde de belirli zamanlar daha bir seçkinlik kazanmış. Sene içinde iki bayram günü ve geceleri, hafta içinde cuma günü. Peygamber için Miraç gecesinin, ümmet için Kadir gecesinin ayrı bir özelliği, farklı bir seçilmişliği var. Aylar içinde de tek başına Ramazan ve ona bizi hazırlayan Receb ve Şaban ayları.. Şimdilerde rahmet yüklü bulutlar gibi bize doğru akıyor. Daha doğrusu biz onların altına doğru giriyoruz.

Sevgili Peygamberimiz -Sallallahu aleyhi ve sellem- Receb ay’ı gelince “Allah’ım bize Receb ve Şaban’ı mübarek eyle ve bizi Ramazan’a kavuştur.”1 diye dua ediyorlar. Böylece Efendimizde Ramazan sevinci iki ay önce başlamış oluyor. Gerçekten Receb ay’ı ile başlayan Şaban ve Ramazan olarak devam eden bu üç aylık sürede Allah Teâlâ hem sevgili Resulü hem de 0’nun Ümmeti için adeta zaman içinde yeni zamanlar ikram ediyor. Receb ay’ında, Miraç gecesi, Cenab-ı Hakk’ın hususi davetine mazhar olması ile Peygamberimiz için en mutlu gece. Ümmeti için de yine öyle. Namaz bu gecenin armağanı. Namaz’ı ilahî bir emir olmaktan öte Allah’ın kullarına hususi bir ikramı olarak görmek gerek. Kulu Allah’a yaklaştırıp O’nun rızasını kazandıracak bir ameli bulmak ve seçmek bizim sorumluluğumuza bırakılsa idi acaba insan için Allah’ın farz kıldığı şekillerden daha güzelini seçebilmek mümkün olur muydu? Sonra Şaban içinde Berat, daha sonra Ramazan içinde Kadir geceleri hep kaybedilen zamanları yeniden kazanmak, zamanı kaybetmeyip ona sahip çıkanlara ise aynı zaman içinde yeni zamanlar olarak ilahî bir lütuf bulunuyor.

HAYATIMIZ İÇİN YENİ BİR PROGRAM

Zamanın Ramazan’ın ufuk mutluluğunu müjdelediği bu günlerde kul olarak halimizi bir kere daha değerlendirmek ve kendimizi tazelemek durumunda olmalıyız. Resûl-i Zişan Efendimizin mübarek izine ve bütün saadeti o kutlu ize uymakta gören Selef-i Salihî’ne biz de uyarak:

1 Önce ruhumuza bugünlere ulaşmanın mutluluğunu telkin etmeliyiz. Hatırımıza geldikçe, “Allah’ım! Receb ve Şa’ban’ı mübarek kıl! Beni Ramazan’a kavuştur.” diyerek kendimizi hep bu vasatta tutmaya çalışmalıyız.

2 Kendimizi bir nefs muhasebesinden geçirirken, işe yine Allah ve Rasûlü’nün başladığı noktadan başlamalı. Önce akîdemizi; inancımızı gözden geçirmeliyiz. İnancımızın Kur’an ve Sünnet’e dayalı, ehl-i sünnet çizgisinde olmasına özen göstermeliyiz…

3 Farz ibadetlerimize bu arada namazımıza özel bir ihtimam göstermeliyiz. Bu hususta bütün gayretimiz namazın hakikatına ve rûhuna varmak olmalıdır ki, bu ibadet gerek bizim hayatımızda gerekse içinde yaşadığımız toplum hayatında hayırlı neticeleri verebilsin… İmanın, ma’rifetin, Allah Sevgisinin artmasına ve O’na yaklaşmaya bir vesile olabilsin… Çünkü kul için Allah’ın farz kıldığından daha sevimli bir şeyle Hakka yakınlık mümkün değildir. Namazımızı bu yakınlığa ulaştırabilmek için hem onu vaktinde eda etmek hem de huşû’ halini bulmamız gerekecektir. Ayet-i kerîme ve hadislerde bu hususa ne kadar önem verildiği bildirilmekle birlikte bir kısmını tekrar hatırlayalım ki;

Salat ve selam üzerlerine olsun-Efendimiz;

Namaz ancak huşû’, tevazu’, niyaz, elem, hasret ve nedamettir. Elini kor, Allah’ım! Allah’ım! dersin.. Böyle yapmayan noksandır. “(3)

-Kişinin bedeni ile kalbini beraber olarak (huşû’ ile) hazırlamadığı bir namaza Allah Teâlâ bir değer vermez.

Huşû’u olmayan kimsenin namazı kabule layık olmaz. “Bu gibi kimseler ancak şeriat bakımından farzı eda ettiklerinden namaz kılmayan için ta’yin olunan şer’î cezadan kurtulmuş olurlar.

Namazlarımızda hem zahiri (dış) hem de batınî (iç) huşûa dikkat etmeliyiz.

Zahirî huşû’ insanın namaza başlar başlamaz, tam bir sükunetle etrafına bakmadan ve azalarını gereksiz ve fuzulî hareketlerden koruyarak Allah’ın huzurunda bulunup dilinden dökülen kelimelerin manasını düşünmesidir.5

“Sarhoş olduğunuz halde, söylediğinizi bilip anlayıncaya kadar namaza yaklaşmayın”6 mealindeki ayet-i celilede “sarhoşluk” kelimesine bazı müfessirler, “dünya meşgalesi veya dünya sevgisi ile sarhoş olduğunuz vakitte de namaza yaklaşmayın” manasım vermişlerdir.

Vehb b. Münebbih; “ayetten murad zahir manasıdır, bu ayette yalnız içki değil dünya meşgalesinin sarhoşluğuna tenbih vardır. Çünkü Allah Teâlâ “Ta ki dediğinizi bilinceye kadar” buyurmuştur. Niceleri var ki, içki içmemişler fakat (dünya meşgalesi içmeden kendisi sarhoş ettiğinden) namazda ne okuduğundan haberi yoktur” der.7

Batınî huşû’a gelince: O da namaz kılmağa başlayan bir kimsenin iftitah tekbirinden selam verinceye kadar kendisinin Cenab-ı Hakkın huzurunda bulunduğunu bilip onun heybet ve azameti karşısında kendisinin şefkat ve merhamete muhtaç günahkar bir kul olduğunu bilmesi,namaz sayesinde söz ve hareketleriyle afv ve mağfiret isteyip, onun lütuf ve ihsanını kazanmaya çalışarak korku ve haşyet duyguları içinde bulunmasıdır. Bu şekilde kılınan namaz meleklerin muhtelif şekillerdeki ibadetlerini topladığından diğer ibadetlerin en faziletlisi, afv ve bağışlanma sebeplerinin en mükemmelidir.8

İbn-i Abbas radıyallahu anh’ın rivayetine göre Davûd aleyhisselam:

İlahî Cennet’e kim girecek ve kimin namazını kabul edeceksin, diye niyazda bulunmuş, Allah Teâlâ da:

Cennetime girecek ve namazını kabul edeceğim kimseler benim azametim karşısında tevazu gösteren, gece ve gündüzde beni zikreden, benim rızam uğrunda kendisini şehvetlerden çeken, açları doyuran, gariplere dost olan, musîbete düşenlere acıyan kimselerdir.

Hak Teâlâ Musa aleyhisselam’a da vahy ederek:

Yâ Musa! Beni andığın zaman vücudun titresin, beni anarken huşû’ ve itmi’nân içinde bulun, beni andığın vakit dilin kalbinin ardında olsun, düşünerek zikret, münacat için huzuruma geldiğin vakit aciz bir kulun efendisinin huzurunda durduğu gibi dur. Çarpan bir kalb ve doğru konuşan bir lisan ile bana yalvar..

Bu husustaki en güzel beyanlardan biri de, Medine-i Münevvere’de yaşamış ve orada vefat etmiş Türk mücavir Osman Hilmi Efendi’ye ait; simasına, oturuşuna, daimi huzuruna gıpta ettiği Sadık bir Allah dostuna tebrik sadedinde yazdığı mektubunda şöyle der:

“Namaz ma’nası huşûsuz tekemmül etmez. Huşû namazın ruhudur. Huşûsuz namaz cansız ceset gibidir. Mü’min canlı namaz kılabilirse namazın haricindeki evkat ve evdai (vakitlerini ve durumlarını) da ona göre tanzim etmiş olur. O huşû’un tesiridir ki, lağv tabir olunan malayani sözler, işler, melahî, mükeyyefat eğlenceler, seyranlar o mü’mini kendine artık cezbedemez, yüzünü daima kendini huzurunda bildiği Mevlası’na çevirir. Başka hiçbir şeye meyil ve muhabbeti kalmaz. “Onlar boş şeylerden de yüz çevirirler” sınıfında bulunabilir. Böyle derecelere ve rütbelere irtika eden (yükselen) o insanı kamil’in başkalarının çok sevdikleri mala da mezmum muhabbeti kalmaz. Severek malının zekatını ayırıp verir, fazla olarak ihsanda da bulunur. Namazındaki huşû sebebiyle belki O’nun mükâfatı olarak Cenab-ı Hak o kulunu haramdan da muhafaza buyurur. Şehevatına mağlup olup bir cerime (suç) irtikab etmez. Helaliyle iktifa eder (yetinir). Daha sair evamir-i ilahîyye’ye riayet huşû sahibi için kolaylaşır. Ayetler sıra ile okununca huşû’un neleri temin ettiği görülür.. Bu sözlerden maksadım burada bulunduğunuz müddette zahir gözümle gördüğüm huşûunuzu bayramdan daha fazla bir tebrik ile tebrik ederim..”

Sünen-i Tirmizi’de Ubade bin Samit‘ten naklen buyuruluyor ki:

“İnsanlardan kaldırılacak ilk ilim huşû’dur. Belki büyük bir mescide girecek ve orada huşû’ içinde bir adam göremeyeceksin..”

Tabii olarak burada şunu da eklemek gerekir ki, farzların dışında nafile ibadetlerle evrad ve ezkar île meşgul olanlar da ma’nevi terakki ve tekamül için, bu ibadet ve evratlarını, Hakk’ın müstesna bir ihsanı olarak kabullenip kendilerine gösterildiği şekilde, vaktinde, eksiksiz, tam bir uyanıklık ve huşû’ içinde yapmaya ihtimam göstermelidirler.

4 Huşû’ ile kılınan namazların yanında bu aylar da Peygamberimizin mübarek Sünnet-i Seniyyelerine uyarak oruçtan da faydalanmalıyız. Çünkü Peygamberimizin, Ramazanın dışında en çok bu aylarda oruç tuttuğu rivayet ediliyor.

5 Bundan sonra da ahlakî durumumuzu güzelleştirmek, nefsi temizleyip kötü hallerden uzaklaştırarak faziletlerle bezemek yolundaki gayretlerimizi artırmalıyız.. Çünkü kötü ahlak Peygamberimizin öğütlerinden yararlanmaya, Allah’ın boyasıyla boyanmaya engeldir. Bahtiyar insan kendisinin zaaf noktalarını, kibir, hased, tama’karlık, açıkgözlülük, hırs, kin, dünya sevgisi müslüman kardeşini küçük görme gibi mübtela olduğu hastalıkları sezebilen kişidir. Aynı şekilde bu durumlara karşı kendisini uyarıp kurtuluş yollarını kendisine anlatacak, kalbinin nurunu kendisine yöneltecek, takva, Allah korkusu ve nefis muhasebelerinden, ibret alacağı, mahir terbiyecileri ve ehlullah’ı bulabilen de bahtiyar insandır. İmam Ahmed b. Hanbel oğluna ilim ve hadîs bakımından kendisinden daha aşağıda bulunsalar bile, salihlerin meclislerinde bulunmaya teşvik eder ve şöyle derdi: “Evladım!. İnsan ancak iç huzuru bulduğu yerde oturmalı..”(9)

6 Akidemizi sağlamlaştırıp, ibadetleri kemale erdirirken, ve ahlakımızı güzelleştirirken bu kudsî günlerde artık hayatın her cephesinde ve anında, ahlak ve muamelat hususunda Peygamberimizin yüce sîretine, mümkün mertebe O’nun kişiliğine, adet ve etvarına yönelip O’nu hayatımız için bir numune kabul etmeliyiz. Öyle ki kişi olarak İslam’ın bir aynası olalım. Öyle ki bir mütefekkirimizin ifadesi ile bizi “öldürmeğe gelenler bizde dirilsin. Biz işgal ettiğimiz mekana, tasarruf edebildiğimiz zaman Hakk’ın tevfiki ile bu canlılığı ve diriliği nakşedebilirsek elbette ki bu dirilik bizim dışımızdaki mekan ve zamanlara da aksedecektir. Allah’ın zaman içinde bir zaman olarak bize bağışladığı bu üç aylar bize büyük bir fırsat. Biz farkında olsak da, olmasak da akıp giden zaman şeridinin her parçası bizden bir amel-i salih izi taşımalı. Kısaca tabiat ve eşyayı işlediğimiz gibi zamanı da işlemeli ve doldurmalıyız.

Yazımızı yine Resûlullah Efendimizin mübarek duasını tekrarlayarak bitirelim:

Allah’ım! Receb ve Şa’ban’ı mübarek kıl.. Ve bizi Ramazan’a kavuştur.

Dipnotlar : 1. Heysemi, Mecmaüz-zevâid. 2. İtikad, ibâdet ve Ruh Terbiyesi, Ebu’l-Hasen Nedvi, 3. İhyâ, nesei Fazl. Abbândar. 4. İhyâ, 5. Mektûbat, Es’ad Erbili Erkam yayınları 10. mektup. 6. Nisâ sûresi, 43. 7. İhyâ, Bedir Yayınevi, 410. 8. Mektûbat, Es’ad Erbili, 10. mektup. 9. İtikat, ibadet ve Ruh Terbiyesi, Ebu’l- Hasen Nedvî.