MÜMİNLER ARASI İLİŞKİLERDE KUR’AN ÇERÇEVESİ

Altınoluk dergisi, 1987 – Nisan, Sayı: 014, Sayfa: 006

Müslümanlar arasında tam bir İslam kardeşliğinin kurulamaması veya gerek fertler arasında gerekse cemaatlar arasında kurulmuş kardeşliklerin zamanla zaafa uğramasının sebeplerinin büyük bir kısmı şüphesiz ki müslümanların bizzat nefsî kusurlarından kaynaklanmaktadır. Bu ferdî ve nefsî kusurların neler olduğu, bunlardan nasıl korunulacağını ve mü’minler arası münasebetlerde nelere dikkat edileceğini, merhum Elmalılı Hamdi Yazır -rahmetullahi aleyhin, “Hak Dini Kur’an Dili” isimli tefsirinden mümkün olduğunca günümüz diline aktararak şöylece özetleyebiliriz.

1. FİİLİ SALDIRILARA MÜDAHELE ve BARIŞI SAĞLAMAK:

“Mü’minlerden iki zümre vuruşacak olursa, derhal ikisi arasını ıslah edin: düzeltin.”(1)

Ya nasihat edin, ya arada şüpheli bir durum varsa onu giderin, ve yahutta Allah’ın hükmüne davet ederek aralarında sulhu sağlayın.

Burada dikkat çekici bir husus vardır ki; Ayet-i kerîmede önce “mü’minlerden iki zümre” diye başlanıldığı halde daha sonra “ikisi döğüşecek olursa” denilmeyip, “döğüşecek olurlarsa” buyrulmuştur ki; terceme de gösterilmeyen bu inceliğin ma’nası; “azdan başlayan bir çarpışmanın bastırılmadığı takdirde genişleyeceğini (ve kitlelere sirayet edeceğini) hatırlatmaktır.

Sulh teşebbüsü yapıldığı, şüphe varsa giderildiği halde,

Bir zümre; sulha yanaşmayıp, behemal haksızlıkla üste çıkmak sevdasına kapılırsa o zaman ona karşı Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer Allah’ın emrine dönecek olursa, o zaman da adaletle aralarını sulhedin, barıştırın. (2)

Yani sadece, mütareke ile bırakmayın, Allah’ın emri gereği iki tarafın da haklarını gözetmek suretiyle hükmedip aralarını bulun.

“Bütün mü’minler sırf kardeştir. Onun için kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’ın korumasına sığının..” ki rahmete erdirilesiniz”(3)

Mü’minlerin hepsi, ebedî hayata sahib olan İman esasında birleşen din kardeşleridir. Onun için gerek iki ferd gerekse iki mü’min cemaat bozuştuklarında hemen aralarını bulup barıştırmak gerektir. Çünkü dinde kardeşliğin gereği budur. Bu arayı buluş ve kardeşlik takva’dan sayılır. Onun için bozuşmaktan sakınmak gerektir.

Mü’minlerin kendi aralarında bir sulh ve salah bulunmaz kardeşlik bağları kuvvetlendirilmezse kafirlere karşı duramazlar. Allah’ın azabından da iyi korunamazlar. Onun için buyruluyor ki; Allah’dan korkun, bozuşmayın, bozuşursanız da barışmaktan ve barıştırmaktan kaçınmayın ve her işinizde takva yolunu tutun.

Mü’minler arasında ıslah ve Allah’dan sakınmak ile emr olunduktan sonra bir taraftan o kardeşlik ve barışı sarsabilecek cahilliklerden sakındırmak diğer taraftan da mü’minler arasındaki “barış” ve “sakınma” hissini en yüksek bir samimiyet ile tatbik ettirerek karşılıklı hürmet hislerini yerleştirmek ve bu şekilde İslam’ın daha bir çok kavimlere yayılıp gelişeceğine işaret ile o geniş İslam kardeşliğini sağlamlaştıracak bir güzelliğe ulaştırmak üzere, aşağıdaki iki ayet-i kerîmede İslam ümmetine bu işin edebi öğretilmekte ve şu ahlakî irşadlarda bulunulmaktadır:

2.ALAY

“Ey o bütün îman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin belki (alay edilenler) kendilerinden daha hayırlı olurlar. Bir takım kadınlar da diğer kadınlarla alay etmesin. Belki onlardan daha hayırlı olurlar. Hem kendilerinizi ayıplamayın. Ve kötü lakablarla atıştırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Her kim de tevbe etmezse artık onlar kendilerine zulmedenlerdir. “(4)

Dahhak’tan rivayet olunduğuna göre;

Temîm oğullarından bir takım kimseler, Bilal Habeşî, Habb’ab. Ammar, Süheyb, Ebüzer ve Salim Mevla Ebu Huzeyfe gibi zevat ile alay etmişlerdi.

Hazret-i Aişe‘nin rivayetine göre ise; kendisi Zeyneb binti Huzeyme ile kısalığından dolayı alay etmişti. Gene aynı şekilde Hz. Aişe ile Hazret-i Hafsa, Ümmü Seleme hazretlerini kısa diye konuşmuşlardı.

İşte yukarıki ayet-i celîle bu sebeblerle inmişti…

Kurtubî der ki: Suhriyyet; alay: bir kimseye hakaret etmek, onu hafife almak veya gülünecek şekilde ayıp ve eksikliğini söylemektir. Bir kimsenin yaptığını veya söylediğini hikaye ve işaret veya îma ile ve yahutta bir insanın sözüne, işine veya herhangi bir kusuruna veya yüzüne gülmektir. Başka bir tarife göre de: bir şahsı yüzüne karşı, gülünecek şekilde sözle veya davranışla hafife almak, veya eğlenmektir ki bu eğlenmek yasaklanmış bulunmaktadır. Bu yasağın sebebi:

“Belki alay edilenler alay edenden daha hayırlı olurlar: Çünkü insanlar yalnız dış görünüş hakkında bilgi sahibi olurlar. İşin iç yüzünü bilemezler. Allah yanında bir kıymet ifade edecek olan ise vicdanların ihlası, kalplerin takvasıdır.

3. AYIPLAMA

‘Kendilerinizi lemzetmeyin; ayıplamayın.(5)

Lemz: Dil ile ayıplamak ve kötülemektir. Ayet-i kerimeden iki mana anlaşılmaktadır ki ikisi de doğrudur.

Birincisi; Mü’minlerin hepsi bir kişi gibi olduklarından bir mü’mini ayıplayan kendi kendini ayıplamış gibi olur.

İkincisi de; ayıplanacak şey yapan kendi nefsini ayıplamış olur. Bunlardan birinci ma’na din kardeşliği noktasından daha samîmi, ikinci ma’na izzet-i nefis haysiyyetinden daha nezihtir.

Lakablarla da atışmayın:(6)

Birbirinize küçük düşürecek kötü gösterecek lakablar takarak çağırışmayın.

Lakab: Bir insanı medhetmeyle veya kötülemek için kullanılan isim veya sıfatlardır. Kötülemek için kullanılan isim veya sıfatlar kötü lakablardır ve ayet-i kerîme ile yasaklanan da bu kötü lakablardır. Yoksa mü’minlere, hallerine uygun, medh ve saygı ifade eden güzel lakablarla hitab etmek yasaklanmış değildir. Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-

-“Mü’minin mü’min kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en sevdiği ismiyle çağırmasıdır”

“İmandan sonra fasıklık ne fena bir isimdir(7) imandan sonra Allah’ın yasak kıldığı alay etmek, ayıplamak, kötü lakab takmak gibi fiilleri işleyenler fasıklık yapmış ve bu hali kendilerine reva görmüşlerdir. Halbuki îman ettikten sonra fasıklık ve fisk ile anılmak ne kötü bir yad ve ne çirkin bir addır. Ve

“Kim bu yasakları yapar da tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir” yani Allah’a itaat gereken yerde isyan ederek zulmetmiş hem de îmandan sonra “fisk” adını takınarak kendini ilahî azaba atmış ve nefsine yazık etmiştir.

4. SÛ-İ ZAN

“Ey o bütün îman edenler! Zannın bir çoğundan uzak bulunun, -zan beslemekten, yahut zanna göre amel etmekten sakının-çünkü zannın bazısı günahtır.”(8)

Ayet-i kerime’nin aslında geçen ism kelimesi, sonunda cezayı gerektiren günah demektir. Çünkü zan, ihtimal üzere bir hüküm olduğundan bir kısmı doğru çıkmaz. Doğru çıkmayınca da başkalarının haklarıyla ilgili hususlarda o zanna göre verilecek hükümler iftira, olur ve bu da bir vebal olur. Zarın’ın bazısı vebal ve günah olunca da böyle bir vebal ve zarara düşmemek için ihtiyat etmek ve bir çoğundan kaçmak gerekir.

Ancak bu yasaklara rağmen Allah’a mü’minler hakkında “hüsnü zan” gibi vacib olan zan da vardır. Hadîs-i kudsîde:

Ben kulumun bana zannı yanındayım buyurulmuştur ki kul Allah hakkında nasıl zanda bulunursa öyle tecellî eder. Gene aynı şekilde.

Hüsn-ü zan îmandandır buyrulmuştur.

5. TECESSÜS

Ve tecessüs te etmeyin.(9)

Mü’minlerin eksiğini bulacağız, açık delil ve emareler elde ederek zannımızı doğrulayacağız diye casus gibi inceden inceye yoklayıp araştırmayın. Dış görünüşle yetinin. Allah’ın örttüğünü siz de örtün.

Ayet-i kerîmede geçen tecessüs kelimesi, “cess” kelimesinden alınmıştır ve bu kelime, hastalığı ve sağlığı anlamak için, nabız yoklamaktır ki, el ile yoklamak ve haber araştırmak ma’nalarına gelir. Tecessüste; dikkat ve gayretle araştırmak demektir. Casusta bu kelimeden alınmıştır. Hadîs-i Şerifte:

Müslümanların eksiklerini, ayıplarını araştırmayın. Kim müslümanların ayıplarını araştırırsa, Allah da O’nun ayıplarını ta’kib eder. Nihayet evinin içinde bile olsa onu rezil ve rüsvay eder.

Hz. Ömer radiyallahu anh Efendimiz bazı geceler Medine sokaklarında dolaşırdı. Bir gece bir evde şarkı söyliyen bir adamın sesini işitti, duvardan atlayıp içeri girdi. Baktı ki bu adamın yanında bir kadın ve bir de şarap var. Adama hitaben!

– Ey Allah’ın düşmanı sen bir günah işliyeceksin de Allah onu gizleyecek mi sandın? dedi. Adam ise cevab olarak şöyle dedi.

– Yavaş ey mü’minlerin emiri!.. .Ben bir günah işlediysem sen üç hususta Allah’a karşı geldin:

1. Allah teala “tecessüs etmeyin” buyurdu, sen tecessüs ettin.

2. Allah teala “evlere kapılarından girin” buyurdu, sen duvardan atladın girdin.

3.Allah teala “Başkalarının evine, izin almadan ve oradakilere selam vermeden girmeyin” buyurdu, sen benim evime izinsiz girdin. Bunun üzerine Hz. Ömer:

– Şimdi ben emirü’l-mü’minîn olarak sizi affedersem, siz de beni affeder misiniz dedi. Adam

– Evet deyince Hz. Ömer, bıraktı ve gitti…

6. GIYBET:

-“Ve Ba’zınız ba’zınızı gıybette etmesin”(10)

Gıybet; bir kimsenin arkasından hoşlanmıyacağı bir şeyi söylemektir. Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:

– Bilir misiniz gıybet nedir?

– Allah ve Resulü bilir denildi. Peygamberimiz:

– “Kardeşini hoşlanmıyacağı bir şey ile anmandır” buyurdu.

– Ya söylediğini kardeşimde varsa denildi.

– “Eğer söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun, eğer söylediğin onda yoksa o zaman da kardeşine iftira etmiş olursun” buyurdu.

Bundan evvelki ayet-i kerîmede, mü’minleri yüzlerine karşı ayıplamak yasaklanmıştı. Burada ise gıybet, arkalarından ayıplarını söylemek yasaklanmış oluyor.

Gıybet üç türlüdür:

1. Gıybet edip, ben gıybet etmiyorum, onda olanı söylüyorum demektir. Bu hal Ebu’l Leys Semerkandî‘nin, Tenbîhul-gafilîn adlı eserinde dediği gibi, kat’î haramı, helal saymak olduğu için küfürdür.

2. Gıybet edip, gıybeti gıybet edilene ulaşmaktır. Bu bir günahtır ve helallaşmadıkça tevbe de tamam olmaz. Çünkü bir mü’mine eza ve bu sebeble kul hakkı ortaya çıkmıştır.

Nitekim, İbn-i Ebl’d-dünya ve Taberani’nin Hz. Cabir rivayetiyle aldıkları bir hadis-i şerifte Peygamberimiz:

Gıybet, zinadan daha şiddetlidir buyurmuş,

– Nasıl olur ya Resülellah denildiğinde,

Kişi, zina eder, sonra tevbe eder. Allah teala da afveder. Gıybet eden ise, gıybet edilen afvetmedikçe afvedilmez buyurmuşlardır.

3. Gıybet, gıybet edilene ulaşmaz. Bu, hem kendisi için, hem de gıybet ettiği kimse için İstiğfar ederek, tevbe etmekle afvolunabilir. Bazıları burada da mutlaka helalleşmek gerekir demişlerdir. Bazıları ise tevbe ve istiğfar kafidir demişlerdir.

“Hiçbiriniz kardeşinin ölü olarak etini yemesini sever mi?”(11) Ayet-i kerîme, gıybetin tab’an, aklen ve şerîat nazarında ne kadar kötü ve çirkin olduğunu tasvir etmektedir.

Gıybet edilen kimse, gıybet edildiği anda, orada bulunmadığı kendini müdafaa edecek bir durumda da olmadığı için bir ölü, hem de kardeş olan bir ölü, o durumda onun kötülüğünü söyleyerek gıybetini etmek ve haysiyetine saldırmak ise bir ölünün etlerini parçalayıp yemek, hususiyle gıybet edenin fikrince de fena ve kurtlu bir cife halinde bulunan o etleri hırs ve iştiha ile seve seve yemek gibi bir canavarlık olarak tasvîr ediliyor ve gıybet, sade insan eti ile değil, kardeş eti yemekle, hem de sağ değil ölü, cîfe halinde yemeğe benzetiliyor. Ve insanın namus ve haysiyetinin eti ve kanı gibi belki onlardan daha mühim olduğuna işaret buyruluyor. Demek ki, gıybet böyle sefîl bir canavarlık, gıybet eden de öyle alçak bir canavar mesabesindedir…

“Öyle ise yapmayın ve Allah’ın korumasına sığının. “(12)

Madem ki, Onu yemekten tiksindiniz, o halde gıybet etmeyin de Allah’ın kaçınılmasını emrettiği yasaklardan sakınarak ve yaptıklarınıza pişman olarak tevbe edin ve Allah’ın korumasına sığının…

Çünkü Allah rahim ve tevvabdır tevbeyi çok kabul eyler rahmetini bol bol lütfeder…

Hucurat Suresi: Ayet: 10-12

GIYBET VE İFTİRANIN SINIRI

Gıybet veya çekiştirme: Duyduğunda insanın hoşuna gitmeyecek kusurunun arkasından, yani gıyabında söylenmesi. Söylenen ve anlatılan kusur, o şahısta varsa bunun adı gıybet veya çekiştirme, eğer yoksa iftiradır. Nitekim tabiîn neslinden Mücahid (r.a.) Kur’an’da geçen “Hümeze’yi “İnsanlara yanlarında söğüp sayan ve onlarla alay edenler”, “Lümeze’yi de “İnsanları gıyabında çekiştiren, gıybet ederek insan eti yiyenler” olarak tefsir etmiştir.

* * *

ÖNCE KENDİ KUSURUNU GİDER

“Başkasının arkasından konuşmanın üç şekli vardır: Gıybet, bühtan ve ifk. Gıybet var olan kusuru, bühtan olmayan kusuru söylemektir. İfk ise duyduğunu hemen başkalarına anlatmaktır.

“Kendinde bulunan bir kusurla başkalarını nasıl ayıplarsın? Çünkü kâmil müslüman olmak için önce kendi kusurunu ıslah edip sonra başkalarının kusurlarıyla uğraşman gerekir. Değilse Allah’ın has kullarından olamazsın.”

Bir zat Hasan Basri’ye gelip “Senin beni çekiştirdiğini duydum” dedi. HasanBasrî şöyle karşılık verdi: “Seni çekiştirdiğim kadar sevaplarımdan sana verilmesine razıyım.”