Zaaflara Karşı Sığınak: Emrolunduğun Gibi Dosdoğru Ol

Altınoluk dergisi, 2021– Ocak, Sayı: 419

Bütün peygamberler Hak Teâlâ’nın kulları arasından seçtiği ve kulların hidayeti için gönderdiği Hak elçileridir. Görevleri de gönderildikleri toplumlara Yüce Yaratıcı’nın murad buyurduğu inanç esaslarını ve hayat tarzını öncelikle tebliğ etmek, bunun yanında da aynı toplum içinde yaşayan bir insan olarak o hayatın nasıl yaşandığını fiilen göstermektir.

Ne var ki, toplumların da gerek siyasi ve ekonomik statülerini kaybetme, gerek nefis ve hevâlarının oluşturduğu alışık hayat tarzlarından vazgeçip Hak elçilerine îman ve teslimiyetleri pek de kolay olmamıştır. Onların Rabbimizden getirdikleri tertemiz, insan fıtratına en uygun hayat tarzlarını sadece kabûl etmemekle de kalmayıp, o hidâyet önderlerini kurulu düzenlerine asla müdahale ettirmemeye, bunun için de ya kendi istedikleri gibi konuşmaya veya bulundukları şehri terk etmeye zorlamışlardır. Bu gâyelerine ulaşabilmek için de insan fıtratındaki tabii meyilleri bir vâsıta olarak kullanmak istemişlerdir.

İnsanoğlunun irâdesini etkileyen, bazen de eriten servet, şöhret ve şehvet gibi nefsânî tuzaklar bulunmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca peygamberlere, onların izini takip eden davetçilere, ilim ehline, dava insanlarına zaman zaman bu tuzaklar hep kurulagelmiştir. Bir başka ifadeyle de insan bu tuzaklarla imtihan halindedir.

Habibullah Efendimiz’e de Hak davasından vaz geçmesi karşılığında, insanı celbedebilecek farklı teklifler sunulmuş, O her hususta ümmetine üsve-i hasene olduğu gibi, gelen bu cazip teklifler karşısındaki tavrıyla da en güzel bir örnek olmuştur.

Nübüvvetin 3. Yılında Mekke ileri gelenleri, Rasûlullah Efendimiz’i, İslâm’ın tebliğinden vaz geçirmek için, önce amcası Ebû Tâlib’i aracı kılmışlar, O’na verilen;

– Amcacığım, Allah’a yemin ederim ki, bu adamlar, bir elime Güneş’i bir elime de Ay’ı koysalar ben yine bu davamdan vazgeçmem.” cevabı üzerine, daha farklı bir yolu denemeye koyuldular. Doğrudan doğruya Allah Rasûlü Efendimiz’e gelerek:

– Sen soyca temiz, mevkîce yükseksin! Şimdiye kadar Araplar arasında kimsenin yapmadığını yapıyor, söylemediğini söylüyorsun. Aramıza ayrılık soktun. Bizi birbirimize düşürdün. Böyle hareket etmekten maksadın nedir?

Zengin olmak için böyle yapıyorsan, sana istediğin kadar mal verelim. Kabileler arasında senden zengin kimse bulunmasın. Reislik arzusunda isen hemen seni kendimize baş yapalım Mekke’nin hâkimi ol. Şâyet asil bir kadınla evlenmek fikrinde isen sana Kureyş’in en güzel kadınlarından hangisini istersen verelim.

Ne istersen yapmaya hazırız. Yeter ki gel bu da’vadan vazgeç.” dediler.

Bu üç tekliften belki birinin, bir insan olarak Allah Rasûlünü tesir altında bırakabileceğini düşünen Mekkeliler’e karşı ise Kâinatın Fahri sallallâhu aleyhi ve sellem gâyet açık ve net şu hakîkatı haykırmıştı.

– Ben sizden hiç bir şey istemiyorum. Ne mal, ne mülk, ne saltanat ne de reislik. Benim tek istediğim şudur: Putlara tapmaktan vazgeçiniz, yalnız bir olan Allah’a ibâdet ediniz…”1

Yüce Rabbimiz bütün hayatı boyunca, bizâtihi terbiye ettiği, koruduğu, yardım ettiği Sevgili Habibine, kendisine emredileni olduğu gibi tebliğ etmesini, insanların kendi anlayışlarına göre oluşturdukları, “hevâ” olarak ifâde edilen indî mülahaza ve anlayışlarına da asla itibar etmemesini emrediyor:

(Ey Nebî!): Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musîbete çarptırmak istiyor. İnsanların birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.” (Mâide, 49)

(Ey Resûl!) Sen çağrıya devam et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevâ ve heveslerine uyma ve şöyle de: “Ben Allah’ın indirdiği her kitaba inandım, aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize sizin işledikleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş de ancak O’nadır.” (Şûra, 15)

– Ve son olarak (Ey Nebi!) seni (imanın) hedefini gerçekleştireceğin bir yola koyduk. O halde bu yolu izle ve (hakikatı) bilmeyenlerin boş arzu ve heveslerine uyma!” (Câsiye, 18)

İnsandaki, bazen hakikati gizlemek, bazen onu eğip bükerek olduğundan farklı bir şekilde ifâde ederek Hak’tan sapmak, insanın ya bizzat kendi içindeki bir zaaftan veya dışarıdaki bir tesirden kaynaklanır. İçteki zaaf mal, mevkî, haksız itibar düşkünlüğü olurken, dıştaki tesir de, korku, bir şeyleri kaybetme endişesi olabilir. Bütün bu zaaflara karşı sığınak ise “Emrolunduğun gibi istikamet üzere/dosdoğru ol” emr-i ilâhisidir.

Rasûlullah Efendimiz’in terbiyesinde yetişen güzide ashabı da tıpkı O’nun gibi, gönüllerin meyledebileceği tekliflere karşı hep nebevî mukabeleyi göstermişlerdir. Hz. Ebû Bekr devrinde Bizanslılarla yapılan muharebelerde, onlar Müslümanları bir takım dünya menfaatleri sunarak, cihadlarından vazgeçirmek istemişler, sırf i’lay-ı kelimetullah için meydanlara çıkan Halid bin Velid gibi bir kumandan sahabiye yapılan:

– Yâ Halid! Siz aç adamlarsınız, bizlere harb etmek haddiniz mi? Bir miktar erzak veya bir yük hurma verelim, buradan defolup gidin. Dünyanın cennet misali memleketlerinde saltanat sürmek nerenize layıktır? gibi hadsiz teklif ve tehditlere o aziz sahabi:

– Biz sizin gibi akçeye (paraya-pula) secde eden, kadınlara tapan alçaklar değiliz. Bize Allah’ın yardımı va’dedilmiştir. Böyle hezeyanları da çok dinledik. Ya İslâm’ı ya da -sizin güvenliğinizi sağlamamız şartıyla- cizyeyi kabul edersiniz.” cevabını vermişti.

Ümmetini gelecekte düşebileceği fitneler konusunda uyaran Allah’ın Rasûlü, bu fitneleri hatırlatırken bir takım insanların da küçücük dünya menfaatleri karşısında dinlerini dünya için kullanacaklarını veya dinlerini değiştirip haktan sapacaklarını da haber veriyor.

Âhir zamanda bazı kimseler çıkacak, dîni kullanarak dünya elde etmeye çalışacaklar. İnsanlara yumuşak görünmek için kuzu postuna bürünecekler. Dilleri şekerden tatlı, fakat kalpleri kurt kalbidir.” (Tirmizi, Zühd)

Bu ümmeti makam ve şereflerinin yükselmesi, dünyâ ve âhirette yücelik, düşmana karşı yardım ve zafer ile müjdele! Onlardan kim âhiret için yapılacak bir ameli dünya menfaati için yaparsa onun âhirette bir nasibi yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, V, 134)

İnsanı celbederek beşerî zaaflara karşı korunmanın yolu ise şüphesiz, Allah Rasûlü’nü yakinen tanımak, sâlih amellere sarılmak ve sâdık bir çevre içinde yaşamaktır.

Dipnotlar: 1) Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.), Osman Nûri Topbaş.